Çukurlu Yanaklı Kadının Bahtı

287
Çukurlu Yanaklı Kadının Bahtı

ÇUKURLU YANAKLI KADININ BAHTI

Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim.

Merhaba, ismim Uraz. Bana hep “Pisi pisi” diye seslenildiği için ismimi “Pisi” sanırdım ama çukurlu yanaklı kadından öğrendim, değilmiş. Çukurlu yanaklı kadın kim mi? Anlatacağım. 

Geçen gece sahilde kâh aksıra tıksıra, kâh burnumu çeke çeke yürüyordum. Beni sevmek için yanıma sokulanlar, burnuma, bıyıklarıma bulaşan sümükleri görüp nefes alırken çıkarttığım hırıltıları duyunca tehlikeli bir maddeymişim gibi benden uzaklaşıyorlardı. Hele bir tanesi, hapşırdığımda gayrı ihtiyari burnumdan fırlayan sümüğü dilimle temizlediğime tanık olunca dehşete kapılıp “Aman Tanrım! İğrenç. Sümüğünü yedi.” diyerek gözlerini pörtletmişti. Herhalde hayvanlar alemininiçinde en titiz ve temiz olanların kediler olduğunu, dillerimizle temizlenirken tükürüklerimizde bulunan özel mikrop öldürücü maddeleri aktifleştirerek nasıl hijyen sağladığımızı bilmiyordu. “Kalbindeki kötü huyların kokusunu duysaydın benden değil kendinden iğrenirdin!” diye mırlayarak peşinden koşup iki pati sallardım ama dua etsin hastaydım. Mecalim yoktu bu insan müsfeddesiyle uğraşmaya. 

Sonra biraz ileride bir yer gördüm. Masalara oturmuş insanlar bir şeyler içip sohbet ediyorlardı. Şen kahkahaları dalga dalga denizin tuzlu sularına karışıyordu. Bebekleri olduğunu sandalyelerinin yanındaki pusetten anladığım bir aileyi gözüme kestirdim. Nefes almakta güçlük çektiğim için neredeyse iki gündür birşey yiyememiş, bitap düşmüştüm. Yarı aç yarı tok yaşamaya alışkın olsam da, hastalıkla açlık birleşince iyice güçsüz kalmıştım. Tekrar masadakilere dikkat kesildim. Bebek olduğuna göre, orada bir anne de olmalıydı. Bugün anneler günüymüş. Her yerde annelerin merhametinin konuşulduğuna şahit olmuştum. Belki beni de sever, kucağına alıp biraz okşar, karnımı doyururdu.

Yavaşça yaklaştım. Uzaktan bana hayranlıkla bakan masadakiler, arka patilerimin üzerinde kalkıp ön patilerimle pusete tutunarak bebeğe bakmaya çalıştığımı görünce öfkeyle kovaladılar beni. Halbuki az önce yüzüme gülüyor, bakışlarıyla yanlarına çağırıyorlardı. İçerledim tabii… Şu insanoğlu kadar güvenilmez, tutarsız ve maymun iştahlı bir cinsi dünyada görmemiştim. Boynumu bükmüş, oradan üzgün uzaklaşacakken yan masaların birinden “Kızım, gel annem. Gel pisi pisi” diye çağıran bir kadın sesi duydum. Kız olduğumu nereden anlamıştı acaba!

Hemen ümitle, tüm sevimliliğimi de yanıma alarak sesin olduğu yere doğru yürüdüm. Kırk yaşlarında, yanaklarının bıyıklarıma denk gelen yerlerinde iki çukur olan bu kadın bana öyle içten gülümsüyordu ki, hayatımın o andan itibaren artık eskisi gibi olmayacağını anlamıştım. Çukurlu yanaklı kadının kucağına zıplayıp oturdum. “Dişi olduğunu da nereden biliyorsam!” dedi yanındaki kızlara.

Herhalde çocuklarıydı. Üçü de birbirine benziyordu. “Kız annesiyim diye bana bütün çocuklar kız olduğu gibi, Derin’den sonra da bütün kediler dişi…” diye içinden geçirdi. Gözleri nemlendi. Büyük kız aklına çok önemli bir şey gelmiş gibi heyecanla söze karıştı: “Biliyor musunuz? Geçenlerde bir yerde okudum. 

Nobel Barış Ödülü sahibi bir doktor olan Albert Schweitzer, normalde solakmış. Ama çok sevdiği kedisi sol kolunun üzerinde yatmayı sevdiği için sağ el ile yazmayı öğrenmiş.” “Ooo, çok güzel! Gördünüz mü kedilerin dostluğu insana neler öğretiyor.” derken ümit dolu bir gülümseme ile bana bakıyordu kadın. “Anne burnu akıyor.” dedi kızların küçük olanı. “Mendil veriver çantamdan yavrum. Hasta belli ki, zor nefes alıyor zavallı.” Bir taraftan uzatılan mendille burnumu siliyor, bir taraftan da “Sen de benim gibi sümüklü müsün bakalım?” diyerek göz kırpıyordu. “Gözlerini gördünüz mü, nasıl da yeşil, nasıl da güzel.” derken hayran hayran bana bakıyordu büyük kız. İnsanların garipliklerinden biri de bence buydu.

Uzaktan hayran olmaya pek meraklıydılar ama o hayran oldukları şey her ne ise, zor taraflarıyla karşılaştıklarında, fedakarlık yapmaları gerektiğinde bir o kadar kolay vazgeçerlerdi. Uzun zamandır göğsünde tuttuğu nefesi birden salıverir gibi “Eve götürelim mi kızlar?” diye sordu çukurlu yanaklı kadın. Sesinde ürkek bir ceylan geziyor gibiydi. Sonra muzip bir eda takınarak “Vallaha ne yalan söyleyeyim. Bir süredir yeni yetme delikanlıların gözleri dört döner vaziyette etraflarında tavlayacak kız aradıkları gibi ben de sokakta yaşayamayacak zor durumda olan kedi araştırıyorum çevremde.” diye ekledi. Kararsız bakışlarla karşılaştı yanıt yerine. Mahzunlaştı… 

Kafam karışmıştı. İnsanlar bu kadar çok duygu arasında ışık hızıyla nasıl dolaşıyorlardı, nasıl olup da bu keşmekeşin içinde yaşayabiliyorlardı, şaşırıp kalıyordum. Bizim için mutluluk, kışın sıcak, yazın serin ve güvenli bir yer ve karın tokluğundan fazlası değildi. Bunları düşündüğümde insan olmadığıma şükrederdim. Düşüncelerim kadının ince sesiyle bölündü.  
“Biliyorum, acımız çok taze. Derin’in fotoğraflarına bakmaya hâlâ cesaretim yok. Yakın zamana kadar sokakta gördüğüm kedilere bile bakamıyordum. Evet acımızı yaşayacak, yasımızı tutacağız. Ama yalnızca yas tutmakla, ağlamakla bir şeyi değiştiremeyiz. Bunun ne kendimize, ne başkalarına bir faydası var. 

Derin’in acısına çalacağımız merhem, bir başka kediciğin yarasına sürdüğümüz ilaç olacak belki de… Ben de korkuyorum tekrardan bağlanmaktan, ayrılık acısından, kaybetmekten ama bu ihtimallerin olması bizi geri koymamalı yaşamaktan. Düşünün ki aşkın da böyle riskleri yok mu? Aşık olunca ömür boyu birlikte olacağımızın garantisi mi var? Onda da ayrılık, kayıp ihtimali var. Ama biz bu olası kötücül senaryolardan dolayı aşktan, sevmekten, muhabbet duymaktan uzak duruyor muyuz? 

Hatta daha ilerisini söyleyeyim. Şu dünyada yaşanabilecek en büyük acının evlat acısı olduğu söylenir. Hangi kadın bu ihtimalden dolayı anne olmaktan geri durur ki!””Haklısın anne ama bilemiyorum.” dedi büyük kız. “Derin’in yerine başka bir kediyi koymak bana ağır geliyor.” Söze karışmayan küçük kız başıyla ablasını onayladı. “Bunu anlayabiliyorum yavrum. Ama biz Derin’in yerine başka bir kediyi koymayacağız. Her varlık biriciktir, kendisine özeldir. Sevgisi de öyle. Ve inanın bana ne kadar çok seversek kalbimiz o kadar genişleyip büyüyecektir. 

Yoksa Allah’ımız yere göğe sığmayıp mümin kulunun kalbine nasıl sığardı ki? Demek ki kalp sınırsız ve sonsuz.  Bir Allah dostu da ‘Bütün âlemleri toplayıp müminin kalbine koysanız bir kenarında ufacık bir nokta bile değildir’ diyor. Buradan da anlaşılıyor ki, insan bütün acıları da, güzellikleri, mutlulukları da taşıyabilecek bir mahiyette yaratılmış.” Kısa bir süre soluklanıp kızlarının gözlerindeki cevabı araştıran çukurlu yanaklı kadın  “Bakın ne diyeceğim!” diye söze tekrar başlayınca, kendimi “Beni eve götürmeye mi karar verdin yoksa!” diye miyavlamamak, ellerini yalamamak için zor tuttum. Yüreğim bıyıklarımda zor duruyordum. “Eğer itiraz etmeden bizimle gelirse götürelim, istemezse zaten zorla alıkoyamayız. Ona bırakalım kararı.” “Peki” dedi kızlar, biraz gönülsüz görünseler de. “Haydi o zaman, gidip arabayı getirin.” 

Kadının yüreği de kıpır kıpırdı, sesini duyabiliyordum kucağında kıvrılmış yatarken. Bir bebeği kucaklar gibi tutup beni, yavaş ve temkinli adımlarla yürüdü kızların getirdiği arabaya doğru. Binip oturduk koltuğa. Yola koyulduk. Ben çok uslu durdum. Hiç sesimi çıkartmadım. Sadece arada hapşırıyordum, sümüklerim akıyordu ve kaba nefes seslerim sessizliği bölüyordu. Evleri yakınmış, hemencecik geldik. Kapıyı açtılar ve içeri girdik. Uzunca bir koridor çıktı karşımıza. Beni yere indirdi ve ne yapacağımı izlemeye koyuldular. Eee kedi dediğin ne yapar? Bir o tarafa bir bu tarafa koşturup ortamı keşfetmeye çalışıyordum. Bulduğum her kuytu köşeye girip evde başka kimsenin olup olmadığını anlamak istiyordum. İnsanların çoğu bilmez.

Biz hem avlanan hem de avlanılan hayvanlar olduğumuzdan dolayı, avcılara hedef olmamak için bulabildiğimiz en ıssız, sessiz, küçücük hatta sıkışık yerleri seçip saklanır, böylece güvende hissederdik.

Kızlar ve çukurlu yanaklı kadın epey duygulanmışlardı. Çocukların kararsız ve acılı bakışlarını görünce henüz hazır olmadıklarını hisseden kadın ağlamaklı bir sesle “Yanlış bir şey mi yaptık acaba?” dedi. Büyük kız “Evet anne, henüz zamanı değil.” deyince kadın çaresiz boynunu büktü. “Peki o zaman haydi çocuk iyice tedirgin olmadan götür, sokağa geri bırak” dedi.
Kızın kucağında giderken, “Üzülme geri geleceğim.” demek istedim ardımdan gözyaşlarına boğulan kadına ama ne çare henüz birbirimizin dilini öğrenmemiştik. 

O geceyi sokakta geçirdim. Ertesi gün öğleden sonra babasıyla dışarı çıkan kız beni evlerinin karşısındaki bir ağacın gölgesine uzanmış görünce hayretler içerisinde “Baba bak! Bu galiba dün gece sana bahsettiğimiz kedi. Burada, gitmemiş.” dedi. Sonra da heyecanla yanıma geldi. Ona biraz kırgın olsam da kaçmadım. Ne yalan söyleyeyim nazlanmak da gelmedi içimden. Kedilerini yeni kaybetmişlerdi. Anlıyordum onları. “Evet baba bu o. Hasta halinden ve sağ kulağındaki siyahlıklardan tanıdım.” Babası bir şey dememişti. Kız, çukurluyanaklı kadına haber verdi. “Al getir!” dedi sevinçle kadın. “Dönüşte bakacağım anne, işlerimizi halledelim önce” diye yanıtladı kız.

Kadın heyecanla bekledi. Ben de o sırada derin düşüncelere daldım. Acaba varlığım onlara iyi gelecek miydi? Yoksa acılarını mı çoğaltacaktım? Beni bir müddet sonra istemeyip sokağa bırakırlar mıydı? Bunu tekrar yaşamak istemiyordum. Gözlerimin güzelliğine iki haftada doyup tüylerimi ve tuvaletimi temizlemekten usanınca beni sokağa bırakan kadını unutamıyordum. Gerçi ben de kadının tıynetini anlayınca bulduğum her fırsatta neresi rast gelirse patilerimi taktığımı, hatta en sevdiği hırkasını eleğe çevirdiğimi gizleyemeyeceğim. Hatırlayınca bir garip oldum. Yine de yapmasam iyiydi. İşte şimdi, ben de korkuyordum. Terk edilmekten, istenmemekten…

Aradan biraz zaman geçince kız sokağın başında göründü. Neden bilmiyorum ama ona oyun yapmak için saklandım. Sadece insanlar mı bazen ne istediğini bilmeden anlamsız şeyler yapar sanıyorsunuz? Bazen biz de böyle manasız şeyler yapabiliyoruz. Epey aradı kızcağız beni. Seslendi hatta elindeki salamı açıp belki kokusuna gelirim diye bekledi. Ama kaç gündür aç olduğum halde nefsime hakim oldum, çıkmadım ortalığa. Sonra çaresiz ve üzgün eve döndü. 
Garip bir şekilde beni bulacaklarını ve evlerine götüreceklerini hissediyordum. Belki onun için de bu kadar rahat davranıyor olabilirdim. 

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kız tekrar sokağa inip, yeniden aramaya başladı beni. Bu sefer uzatmayacaktım. Çıktım ortaya. Kızcağızın yüzündeki mutluluk görülmeye değerdi. Hiç ikiletmeden kucağına gittim ve eve çıktık. Ondan sonrası sıcak bir yuva, acıktığımda karnımı doyurabilme endişesinden uzak, kendimi koruma kaygısı nihayetlenmiş, huzurlu vakitler… 
Kadın “İsmi Uraz olsun.” dedi. “Uraz ne demek anne?” diye sordu daha ziyade sessiz kalmayı tercih eden küçük kız. “Baht, şans demekmiş yavrum.” “Erkek ismi değil mi bu? Bu isimle bir ünlü adam vardı oyuncu, hatırlıyorum.” ”Ne fark eder ki? Derin de, hem erkek hem de kız ismi olarak kullanılıyordu.” O sırada çukurlu yanaklı kadının arkadaşı olduğunu sandığım bir kadın geldi yanımıza içerdeki odadan. 

Onun kokusunu almıştım ama nerede olduğunu bulabilecek kadar vaktim olmamıştı. Sevinçli bir şaşkınlıkla “Aaa! Evde kedi var!” dedi. “Evet, tanıştırayım Uraz Hanım.” “Abla, siz bu ismi bilerek mi koydunuz?” “Nasıl yani? Bilerek derken neyi kastettin anlayamadım.” “Bizim orada, Türkmenistan’da Ramazan ayında doğan çocuklara bu isim verilir.” Kızlar ve kadın gülümseyerek bana baktılar. “Ne hoş bir güzellik oldu böyle bu tevafuk” dedi çukurlu yanaklı kadın beni kucaklarken. Artık endişelerim sona ermişti. Şimdi merak ettiğim bir tek şey kalmıştı. O çukurların içinde acaba ne vardı?

                                                                                                                            Fatma Atıcı

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

Yükleniyor...